Şiirden Dergisi 96. sayısı ile 16. yılını doldurdu. 16 yıldır yoğun bir biçimde Şiirden Dergisine çalıştık demektir bu. Derginin her sayısı başka emek istiyor. Her şeyden önce derginin gelecek sayısının tasarımı sizi zorluyor. Şiir ve şiir üstüne konuşma-yazı çevirisi, yine şiir üstüne yazma, gelen yazıların gözden geçirilmesi, gelen şiirlerin okunması ve dergiye girip girmeyecekleri konusunda değerlendirilmesi… Bunlar kolay iş değil. En az bir haftalık bir çalışma dilimi demek. Daha sonra çevrilen ve seçilen yazı ve şiirlerin dergiye yerleştirilmesi, sayfalara dağıtılması işi. Bir haftalık bir zaman dilimi de bu işler için gerekli. Dergi yayımlandıktan sonra da işin dağıtım kısmı başlıyor. İki kişinin sırtında yürüyen bu işin hamallık kısmı yine 3-4 iş gününü buluyor. 6 sayı ile yıllık yaklaşık bir ay. Her iki ayda iki-üç haftalık yoğun düşünsel ve dikkat isteyen bir çalışma süresi. Yılda 15 hafta ve bu da yılda 4 aya denk düşüyor. Bunun ekonomik karşılığı yok. Yani ekonomik bir geliri yok. Her şey derginin çıkmasının yaşattığı o yoğun birkaç dakikalık haz uğruna.
Ama geçen sayıdaki gibi tekrar edeyim, evet, bir daha söyleyeyim; sanki bin yıl yaşamış kadar yorgunum. Evet yorgunum. Bir de ülkemizin ekonomik ve siyasi koşulları. Dünyada vahşi kapitalizmin bir yönetim biçimi hâline gelmesi... Yaşadığımız coğrafyada yol açtıkları sorunlar... Komşularımızın gasp edilen, edilmeye çalışılan hakları. Demokrasi vb. vaadiyle komşu ülkelerin ve uzak diyarlardaki insanlığın çektikleri acılar. Amerikan yönetiminin haydut durumuna düşmesi, Avrupa ülkelerinin -bir ikisi hariç- kendi ilkelerinden uzaklaşmaları, dünyanın kötü gidişatına sessiz kalmaları. Umut etmekten herkes gibi ben de yorgun düştüm, yorgun düştük. Tekrar çoğul bir dille konuşabilirim. Baştakiler, bir avuç çete; bizi üzüm sıkar gibi sıkıp sömürürken çıkarları aynı yönde olan halk kesimleri birleşememekten yorgun düştük. Bizim yakamızda bit, derimizde kene gibi olan bir avuç oligarkın, baronun partilerine oy verip onları kurtarıcı gibi görmek bizi sersemletti. Bu sersemliğin yorgunluğu sersemliğimizi daha da arttırdı. Deniz aşırı kudurmuş emperyalistlerin komşularımıza saldırıp onları öldürmesi bizi derinden yaraladı, incitti ama halen o uzaktan gelen düşmanların bunu kimlerin yardımıyla yaptığını anlamadık. Bu aptallık bizim sersemliğimizi daha da arttırdı. Biz sersemledikçe onlar cesaret buldu. Gazze'de tam bir katliam yapıp orayı turizm cenneti yapacaklarını keyifle anlattılar, ağızlarının suyu akarak öldürdüklerinin cesetlerine tükürürcesine anlattılar, biz hayran hayran seyredip sersemliğimizi aptallığa dönüştürdük. Aklımız iyice karıştı. Yalandan "Filistin" diye bağıranlar petrolü katil İsrail'e taşırken biz bu şaklabanlara kahraman muamelesi yaptık. Baktılar ki aptallığımız kalıcılaşmış, bizimle alay etmeye başladılar. İslam ülkelerinin beş para etmez liderleri, Libya, Irak işgal edilip bütün zenginliklerine el konulurken İslamcılık oynadılar. Bazıları ise bizde halifelik rüyası gördü. Bu satılık liderlerin halifesi olsan ne olur? Olmasan ne olur? Derken Suriye İsrail ile Amerika arasında paylaşıldı, İslam ülkelerinin liderleri İran'ı kınadı ve Trump'ın önünde secde durdu. Biz de ağzımızdan akan aptallık salyasıyla alık alık seyrettik. İspanya bize nasıl Müslüman olunur dersleri verirken biz dünya lideriyiz gibi övündük, Trump'ın sarakaya alan sözleriyle hindi gibi kabardık. Öyle ki ecnebi hayranı bazı şairler, İslamcı yazarların bile yapmadığını yapıp kitaplarını "efendilerine" adayarak, efendinin iznini aldıklarını sanarak olanı biteni kutsadı. Böylece aptallığımız kesin onaylandı, mühürlendi. Vee bir avuç yobaz dinci, üfürükçü, sözde tarikat önde geleni; çocuk, kadın, hayvan, doğa ve ırz düşmanı milyarlarla oynayıp sabah kalkıp akşam yatıp bu ülkeyi çağdaş ülkeler düzeyine getiren kurucu öndere küfür etti; ediyor. Suçları sabit görülünce "meczup" olarak hoş görülen bu mağara kaçkınları toplum çürüdükçe, çekilen acılar katmerlendikçe sokakları doldurur oldular. Memleket kokmaya, lağımlar sokaklarda akmaya, uyuşturucu ilkokullarda satılmaya başladı.
Şiir, edebiyat bu olanların neresinde?
Bu sayıda Serkan Doğan Can Yücel'in şiir çevirisinin neliği hakkında, Halim Şafak Metin Cengiz'in Gerçek Taş Gibi Sert'i üstüne yazdılar Celal Soycan Poetik Notlar'ın 20.'sinde şiir hakkında yine ve mutlaka aklımızın bir yerinde durması gereken konulara el attı. Ahmet Günbaş İlhan kemal'in şimdilik son kitabı Ahrazın Şarkısı, Ruhsan iskifoğlu Tamer Öncül'ün şiiri, Bilsen Başaran Müjgan Eminoğlu Doğru'nun Sisifos'un Danteli, Burçin Laçin Altay ise Rabia Çelik Çadırcı'nın Güneşli Bir Düş Kitabı üzerine yazdılar. Metin Cengiz ise "Editörden" köşesinde; "Acının Sanata Dönüşmesi" ve "Denemeler"inde, "Şiirde İlham, Tefekkür ve Cezbe'nin Rolü" hakkında yazdı. Böylece 62 sayfası yazıya ayrılmış oldu. Okuyucuları dolu bir dergi bekliyor.
Bu sayıda çevirmenleriyle birlikte ülkemiz dışından Roberts Burns (Serkan Doğan), Bo Green Jensen (Hüseyin Duygu), Marcel Beyer (Cemal Sakallı), Dumitru Grudu (Serkan Doğan), Jonathan Skinner (Türkan Topçu), Mandana Kont (Turgut Say) yer alıyor. Dünya şairleri yine zengin bir şiirle bizleri selamlıyor.
Derginin telif yazar ve şairleri: Halim Şafak, Celâl Soycan, Metin Cengiz, Haydar Ergülen, Yavuz Özdem, Müesser Yeniay, Sevgi Vural, Ahmet Günbaş, Önder Çolakoğlu, Atalay Saraç, Ali Rıza gelirli, Sevgi Kara, Mitat Çelik, Başak Tuncel, Cengiz Şenol, Kenan Kocatürk, Ruhsan İskifoğlu, Esra Yılmaz, Mustafa Bıyıklı, Bilsen Başaran, Burçin Laçin Altay, Suat Gürbüz ve Sevgi Kara.
Şiirden Dergisi Oktay Rifat Ödülleri duyurusu en son sayfada.
***
EDİTÖRDEN
Acının sanata dönüşmesi
İnsan başına geleni anlamaya, onun üstesinden gelmeye, getirdiği mutluluğu içselleştirmeye böylece mutluluğun estirdiği rüzgâra kapılıp savrulmamaya; yol açtığı felaket ise onu aşmaya, yıkımlarını onarmaya çalışır. Her durumda izlenecek yol bellidir: ölçülü davranarak olayı ölçüp biçerek, olay hakkında fikir sahibi olarak (olaya mesafe koyarak) eyleme geçip olup biteni kendi leyhine yönlendirerek hayatı normal seyrinde devam ettirmek. Yaşanan trajediye mesafe koymadan, acıdan, kederden değer elde etmeden eyleme geçmek trajediyi felakete çevirebilir. Aynı şekilde yalnızca tefekküre dalıp olayın detayları içinde dolaşıp durmak, kesin bir fikre vararak bir değer yaratamamak, başa geleni eylemsiz tefekkürle karşılamak da insanı çıkmaza sokar.
Gerçeğin yol açtığı derin acıyı, üzüntüyü, travmayı aşmanın bir yolu da sanattır. Sanat eylemin dili olduğunda toplumu düşünmeye çağırır, (acının, ıstırabın) travmanın bir deneyim olarak gündelik hayatta düşünsel bir boyut kazanmasını sağlar. Aksi takdirde gerçeğin yol açtığı (acı, ıstırap) travma kaba olarak kalır. Sanat bunları dolayımlı olarak yeniden biçimlendirir. Trajik bir forma sokar. İnsanı yaşanandan kurtarıp özgürleştirir. Özgürlük bir anlamda yaşananın boyunduruğundan kurtulmak demektir. Şiirin (sanatın/resmin ve edebiyatın) gücü de buradadır. Sanata dönüşmemiş, kalıcı, kanonlaşmış romanı, hikâyesi, şiiri yazılmamış toplumsal olay ve olgular bir süre sonra içerdiği potansiyel değeri de kaybeder. Toplum yaşadığı şeyi içselleştiremez, o olayın karanlığı içinde debelenir durur.
Bir de trajedi karşısında tefekküre dalıp eyleme geçerken takınılan kötümser ve iyimser tavırlar vardır ki her iki durumda olayın doğru değerlendirilemediğini, dolayısıyla doğru eylemin yapılamayacağını gözleriz. Doğru adım atılamaz ise sonuç hüsrandır, yenilgidir, çekilen kaba acı olacaktır, keder sahte bir yas sürecinde sönüp gidecektir.
Bu son duruma kendi toplumumuzdan bir örnek verelim. M. K. Atatürk yarattığı ülkeyi Sünni Müslümanlara, Hristiyan Karamanoğulları'nın ve Rumların tehciri, tasavvuf ehlinin ibadet ve ahlak eğitimi mekânı olan tekke ve zaviyelerin yasaklanması yoluyla teslim ederken, savaş yıllarında yaşanan onca travmanın da teslim edilen egemen toplum tarafından aşılacağını, düşünsel bir değere dönüştürüleceğini düşünüyordu. Ama tam tersi oldu, yalan, iftira ve gerici bir tavırla yaşanan sürecin sonunda dönüşülen şeye düşmanlığa, Önderine küfre dönüştü. Trajedi kaba bir ıstırap olarak yaşandı. Ülkenin aydınları olup biteni küçümsedi. Yaşanan sürecin derin analizi yapılamadı. Olan biten sanat, şiir, roman aracılığıyla bir değere dönüşmedi.
Sonuç: Yaşadığımız bunca saçmalık.
Şiirden Dergisi 96. sayısı ile 16. yılını doldurdu. 16 yıldır yoğun bir biçimde Şiirden Dergisine çalıştık demektir bu. Derginin her sayısı başka emek istiyor. Her şeyden önce derginin gelecek sayısının tasarımı sizi zorluyor. Şiir ve şiir üstüne konuşma-yazı çevirisi, yine şiir üstüne yazma, gelen yazıların gözden geçirilmesi, gelen şiirlerin okunması ve dergiye girip girmeyecekleri konusunda değerlendirilmesi… Bunlar kolay iş değil. En az bir haftalık bir çalışma dilimi demek. Daha sonra çevrilen ve seçilen yazı ve şiirlerin dergiye yerleştirilmesi, sayfalara dağıtılması işi. Bir haftalık bir zaman dilimi de bu işler için gerekli. Dergi yayımlandıktan sonra da işin dağıtım kısmı başlıyor. İki kişinin sırtında yürüyen bu işin hamallık kısmı yine 3-4 iş gününü buluyor. 6 sayı ile yıllık yaklaşık bir ay. Her iki ayda iki-üç haftalık yoğun düşünsel ve dikkat isteyen bir çalışma süresi. Yılda 15 hafta ve bu da yılda 4 aya denk düşüyor. Bunun ekonomik karşılığı yok. Yani ekonomik bir geliri yok. Her şey derginin çıkmasının yaşattığı o yoğun birkaç dakikalık haz uğruna.
Ama geçen sayıdaki gibi tekrar edeyim, evet, bir daha söyleyeyim; sanki bin yıl yaşamış kadar yorgunum. Evet yorgunum. Bir de ülkemizin ekonomik ve siyasi koşulları. Dünyada vahşi kapitalizmin bir yönetim biçimi hâline gelmesi... Yaşadığımız coğrafyada yol açtıkları sorunlar... Komşularımızın gasp edilen, edilmeye çalışılan hakları. Demokrasi vb. vaadiyle komşu ülkelerin ve uzak diyarlardaki insanlığın çektikleri acılar. Amerikan yönetiminin haydut durumuna düşmesi, Avrupa ülkelerinin -bir ikisi hariç- kendi ilkelerinden uzaklaşmaları, dünyanın kötü gidişatına sessiz kalmaları. Umut etmekten herkes gibi ben de yorgun düştüm, yorgun düştük. Tekrar çoğul bir dille konuşabilirim. Baştakiler, bir avuç çete; bizi üzüm sıkar gibi sıkıp sömürürken çıkarları aynı yönde olan halk kesimleri birleşememekten yorgun düştük. Bizim yakamızda bit, derimizde kene gibi olan bir avuç oligarkın, baronun partilerine oy verip onları kurtarıcı gibi görmek bizi sersemletti. Bu sersemliğin yorgunluğu sersemliğimizi daha da arttırdı. Deniz aşırı kudurmuş emperyalistlerin komşularımıza saldırıp onları öldürmesi bizi derinden yaraladı, incitti ama halen o uzaktan gelen düşmanların bunu kimlerin yardımıyla yaptığını anlamadık. Bu aptallık bizim sersemliğimizi daha da arttırdı. Biz sersemledikçe onlar cesaret buldu. Gazze'de tam bir katliam yapıp orayı turizm cenneti yapacaklarını keyifle anlattılar, ağızlarının suyu akarak öldürdüklerinin cesetlerine tükürürcesine anlattılar, biz hayran hayran seyredip sersemliğimizi aptallığa dönüştürdük. Aklımız iyice karıştı. Yalandan "Filistin" diye bağıranlar petrolü katil İsrail'e taşırken biz bu şaklabanlara kahraman muamelesi yaptık. Baktılar ki aptallığımız kalıcılaşmış, bizimle alay etmeye başladılar. İslam ülkelerinin beş para etmez liderleri, Libya, Irak işgal edilip bütün zenginliklerine el konulurken İslamcılık oynadılar. Bazıları ise bizde halifelik rüyası gördü. Bu satılık liderlerin halifesi olsan ne olur? Olmasan ne olur? Derken Suriye İsrail ile Amerika arasında paylaşıldı, İslam ülkelerinin liderleri İran'ı kınadı ve Trump'ın önünde secde durdu. Biz de ağzımızdan akan aptallık salyasıyla alık alık seyrettik. İspanya bize nasıl Müslüman olunur dersleri verirken biz dünya lideriyiz gibi övündük, Trump'ın sarakaya alan sözleriyle hindi gibi kabardık. Öyle ki ecnebi hayranı bazı şairler, İslamcı yazarların bile yapmadığını yapıp kitaplarını "efendilerine" adayarak, efendinin iznini aldıklarını sanarak olanı biteni kutsadı. Böylece aptallığımız kesin onaylandı, mühürlendi. Vee bir avuç yobaz dinci, üfürükçü, sözde tarikat önde geleni; çocuk, kadın, hayvan, doğa ve ırz düşmanı milyarlarla oynayıp sabah kalkıp akşam yatıp bu ülkeyi çağdaş ülkeler düzeyine getiren kurucu öndere küfür etti; ediyor. Suçları sabit görülünce "meczup" olarak hoş görülen bu mağara kaçkınları toplum çürüdükçe, çekilen acılar katmerlendikçe sokakları doldurur oldular. Memleket kokmaya, lağımlar sokaklarda akmaya, uyuşturucu ilkokullarda satılmaya başladı.
Şiir, edebiyat bu olanların neresinde?
Bu sayıda Serkan Doğan Can Yücel'in şiir çevirisinin neliği hakkında, Halim Şafak Metin Cengiz'in Gerçek Taş Gibi Sert'i üstüne yazdılar Celal Soycan Poetik Notlar'ın 20.'sinde şiir hakkında yine ve mutlaka aklımızın bir yerinde durması gereken konulara el attı. Ahmet Günbaş İlhan kemal'in şimdilik son kitabı Ahrazın Şarkısı, Ruhsan iskifoğlu Tamer Öncül'ün şiiri, Bilsen Başaran Müjgan Eminoğlu Doğru'nun Sisifos'un Danteli, Burçin Laçin Altay ise Rabia Çelik Çadırcı'nın Güneşli Bir Düş Kitabı üzerine yazdılar. Metin Cengiz ise "Editörden" köşesinde; "Acının Sanata Dönüşmesi" ve "Denemeler"inde, "Şiirde İlham, Tefekkür ve Cezbe'nin Rolü" hakkında yazdı. Böylece 62 sayfası yazıya ayrılmış oldu. Okuyucuları dolu bir dergi bekliyor.
Bu sayıda çevirmenleriyle birlikte ülkemiz dışından Roberts Burns (Serkan Doğan), Bo Green Jensen (Hüseyin Duygu), Marcel Beyer (Cemal Sakallı), Dumitru Grudu (Serkan Doğan), Jonathan Skinner (Türkan Topçu), Mandana Kont (Turgut Say) yer alıyor. Dünya şairleri yine zengin bir şiirle bizleri selamlıyor.
Derginin telif yazar ve şairleri: Halim Şafak, Celâl Soycan, Metin Cengiz, Haydar Ergülen, Yavuz Özdem, Müesser Yeniay, Sevgi Vural, Ahmet Günbaş, Önder Çolakoğlu, Atalay Saraç, Ali Rıza gelirli, Sevgi Kara, Mitat Çelik, Başak Tuncel, Cengiz Şenol, Kenan Kocatürk, Ruhsan İskifoğlu, Esra Yılmaz, Mustafa Bıyıklı, Bilsen Başaran, Burçin Laçin Altay, Suat Gürbüz ve Sevgi Kara.
Şiirden Dergisi Oktay Rifat Ödülleri duyurusu en son sayfada.
***
EDİTÖRDEN
Acının sanata dönüşmesi
İnsan başına geleni anlamaya, onun üstesinden gelmeye, getirdiği mutluluğu içselleştirmeye böylece mutluluğun estirdiği rüzgâra kapılıp savrulmamaya; yol açtığı felaket ise onu aşmaya, yıkımlarını onarmaya çalışır. Her durumda izlenecek yol bellidir: ölçülü davranarak olayı ölçüp biçerek, olay hakkında fikir sahibi olarak (olaya mesafe koyarak) eyleme geçip olup biteni kendi leyhine yönlendirerek hayatı normal seyrinde devam ettirmek. Yaşanan trajediye mesafe koymadan, acıdan, kederden değer elde etmeden eyleme geçmek trajediyi felakete çevirebilir. Aynı şekilde yalnızca tefekküre dalıp olayın detayları içinde dolaşıp durmak, kesin bir fikre vararak bir değer yaratamamak, başa geleni eylemsiz tefekkürle karşılamak da insanı çıkmaza sokar.
Gerçeğin yol açtığı derin acıyı, üzüntüyü, travmayı aşmanın bir yolu da sanattır. Sanat eylemin dili olduğunda toplumu düşünmeye çağırır, (acının, ıstırabın) travmanın bir deneyim olarak gündelik hayatta düşünsel bir boyut kazanmasını sağlar. Aksi takdirde gerçeğin yol açtığı (acı, ıstırap) travma kaba olarak kalır. Sanat bunları dolayımlı olarak yeniden biçimlendirir. Trajik bir forma sokar. İnsanı yaşanandan kurtarıp özgürleştirir. Özgürlük bir anlamda yaşananın boyunduruğundan kurtulmak demektir. Şiirin (sanatın/resmin ve edebiyatın) gücü de buradadır. Sanata dönüşmemiş, kalıcı, kanonlaşmış romanı, hikâyesi, şiiri yazılmamış toplumsal olay ve olgular bir süre sonra içerdiği potansiyel değeri de kaybeder. Toplum yaşadığı şeyi içselleştiremez, o olayın karanlığı içinde debelenir durur.
Bir de trajedi karşısında tefekküre dalıp eyleme geçerken takınılan kötümser ve iyimser tavırlar vardır ki her iki durumda olayın doğru değerlendirilemediğini, dolayısıyla doğru eylemin yapılamayacağını gözleriz. Doğru adım atılamaz ise sonuç hüsrandır, yenilgidir, çekilen kaba acı olacaktır, keder sahte bir yas sürecinde sönüp gidecektir.
Bu son duruma kendi toplumumuzdan bir örnek verelim. M. K. Atatürk yarattığı ülkeyi Sünni Müslümanlara, Hristiyan Karamanoğulları'nın ve Rumların tehciri, tasavvuf ehlinin ibadet ve ahlak eğitimi mekânı olan tekke ve zaviyelerin yasaklanması yoluyla teslim ederken, savaş yıllarında yaşanan onca travmanın da teslim edilen egemen toplum tarafından aşılacağını, düşünsel bir değere dönüştürüleceğini düşünüyordu. Ama tam tersi oldu, yalan, iftira ve gerici bir tavırla yaşanan sürecin sonunda dönüşülen şeye düşmanlığa, Önderine küfre dönüştü. Trajedi kaba bir ıstırap olarak yaşandı. Ülkenin aydınları olup biteni küçümsedi. Yaşanan sürecin derin analizi yapılamadı. Olan biten sanat, şiir, roman aracılığıyla bir değere dönüşmedi.
Sonuç: Yaşadığımız bunca saçmalık.
| Taksit Sayısı | Taksit tutarı | Genel Toplam |
|---|---|---|
| Tek Çekim | 160,00 | 160,00 |
| 2 | 85,60 | 171,20 |
| 3 | 58,13 | 174,40 |
| 6 | 30,67 | 184,00 |
| 9 | 21,33 | 192,00 |
| 12 | 16,80 | 201,60 |